İskender Pala

Hem Türk hem de yabancı Edebiyat bölümüdür. Edebiyat sevenlerin buluşma noktasıdır.

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen rumeysakollama » Cum, 30 Eki 2009 - 02:19:09

iskender pala hayranıyım..yani yazılarına bayılıyorum..bir insan edebiyatı ancak bu kadar anlatabilir...ancak bu kadar kelimeleri düzgün kullanabilir...
harika bir üstad...
Dayan be Yüreğim… Dayan be kalbim… Sabra alış ; Şükre çalış. ''ALLAH'' de! Her yokuşun bir inişi ; her inişin bir çıkışı var. .!
Kullanıcı avatarı
rumeysakollama
Sancak Beyi
Sancak Beyi
 
Mesajlar: 1771

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen nihal » Cmt, 31 Eki 2009 - 14:33:14

Resim
Küçük bir karınca kalemin kağıt üstüne bir şeyler
yazdığını gördü. Gitti bu sırrı öbür karıncalara
söyledi. "O kalem kağıda şaşılacak şeyler yazdı. Fesleğen
gibi gül gibi acayip şeyler yaptı" dedi.
Karıncanın biri dedi ki: "O sanatı yapan parmaklardır.
Bu kalem iş görmekte esas değil fer'dir."
Diğer bir karınca: "İş ne parmaktan ne de kalemden geliyor" dedi.
"İş asıl koldan geliyor. Çünkü zayıf parmaklar
onun zorlaması ile kalemi tutuyor ve yazdırıyor."
Bu görüşler bu konuşmalar böylece uzadı gitti.
Karıncaların beyine kadar ulaştı. Karıncaların beyinin
birazcık anlayışı vardı zeki idi.
Dedi ki: "Bu hüneri suretten görünüşten bilmeyin. Çünkü uyuyan
yahut ölen bir kişinin böyle şeylerden haberi bile yoktur."
Suret görünüş elbiseye asaya benzer.
Cansızdır akılsızdır oynamaz hareket etmez. Allah'ın lütfu
ve ihsanı olmayınca bu aklın bu gönlün cansız kalacaklarından
karınca beyinin haberi yoktu. Allah bir an için olsun
akıldan yardımını kesecek olsa her şeye eren akıl
aptallıklar etmeye başlar."



Bakma yâ Râbb sevâd-ı defterime
Onu yak ateşe benim yerime


Bu nâme ki evvelde ricâdır
Âhirde tazarru vü duâdır.

İskerder Pala
Ayine'den Notlar

Resim
"Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul ben zerre bir yer tutayım"

Cahit Zarifoğlu
Kullanıcı avatarı
nihal
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 3385

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen nihal » Cmt, 31 Eki 2009 - 15:43:31

``LEYLA ilen MECNUN``

Bir bütün idim ben leyla ile. Sense Leyla'yım diyorsun.
Sen Leyla isen eğer, beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya.
Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismimdeki bir başka candır;
bir özge candır.

Sensin beni benden ayıran,uzaklaştıran.Ben yokum,senin tecellin var.Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın,şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin. Dış görünüşe değer verme bahsi ortadan kalktı artık.Gönül çok önceleri sana koştu,canım seninle gitti. Şimdiki canım Leyla'ya değil, Mevla'ya yönelik. Bir'lik yolunda seninle olamam,yanarım.

Şimdi,gözümün nuru,gönlümün aydınlığı!..

Ben maskaralığa nam salmışım,bari sen bu yola girme. İçinden çıkma namus perdesinin.
Mecnun olan benim;bana yaraşır delilik,kınanmışlık.

Şimdi git aşk töresini, aşıklık geleneğini, maşuk gidişatını bozma.


Git şimdi , Ey Vefalı! Açtırma kötü söz arayanların dudaklarını; sakız verme dedikodu arayanların ağızlarına. Beni aramaya çıktığını aleme bildirip deliliğine ferman yazdırma.

Kimse seni burda görmeden git. Ben ki varım; sen içimdesin, bunu bil!..


Leyla ile Mecnun'dan İskender Pala
"Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul ben zerre bir yer tutayım"

Cahit Zarifoğlu
Kullanıcı avatarı
nihal
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 3385

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen nihal » Cmt, 31 Eki 2009 - 16:05:54

Resim

Bülbül ile bağban

Bahçıvan bir sabah bağında güzel bir gül açtığını gördü. Baktı, seyretti, hoşlandı, gönlü ısındı ve onu, sanki âşık olmuşçasına korudu. Gözünden kıskanıyor, esen yelden sakınıyordu.

Bir sabah ne görsün!.. Bülbülün biri gülün dalına konmuş, yapraklarını bir bir koparıyor, zedeleyip yaralıyor. Önce bülbülü kovaladı. Ama gülü boynunu bükmüş, mahzunlaşmıştı. Ertesi sabah gül ile bülbül arasında aynı hadisenin yaşandığını, gülün daha kötü hırpalandığını gördü. Bu sefer bülbüle kastetmek istedi. Ama bülbül uçup gitmişti. Bahçıvan güle bakıp bakıp ağladı. Üçüncü gün bülbül yine gelecekti. Ona bir tuzak kurdu, bülbülü yakaladı. Ne çare bülbül tuzağa düşesiye kadar gülün bütün yapraklarını yok etmişti, sevgiliye kıymıştı. Üstelik de girdiği kafesten bahçıvana şöyle diyordu:

- A insafsız adam!.. Sana ne yaptım ki beni kafese kapattın? Eğer sesimi beğendiğin için beni hapsettiysen ben zaten senin bağının bülbülü değil miyim?!.. Eğer başka bir suç işlediysem bunu bilmek elbette benim hakkımdır, söyle, neden bu kafesi bana reva gördün?

Bahçıvan olup biteni anlattı, gülünü kopardığı için kendisini cezalandırdığını söyledi. Bu sefer bülbül sesini daha da yükseltti:

- Yani şimdi sen, yalnızca bir iki gün içinde solacak bir gülü telef ettim diye mi bunu bana reva gördün?.. Bunun için mi hürriyetimi kısıtladın?!.. Bu seninki adalet midir?!..

Bağcı merhamete geldi, bülbülü bıraktı. Özgürlüğüne kavuşan bülbül bahçıvana şöyle dedi:

- Ey iyi kalpli âşık, mademki sen bana hürriyetimi verdin, ben de sana hazine vereyim. Bahçenin falanca yerini kaz.

Bahçıvan orada bir küp altın buldu. Sevindi, yeni gül bahçeleri yapmaya ahd etti. Bu arada bülbülü affetti, her seher şakıyışlarını lezzetle dinlemeye başladı. Ve bir sabah merakını yenemeyip ona sordu:

- Bahçemdeki hazineyi toprak altındayken biliyorsun da gül dalının yanına kurduğum kapanı gözünün önündeyken nasıl bilmedin?

- Senin kapanın kaza ve kaderin gereğiydi, diye başladı söze bülbül. Kadere karşı hikmet gözü kapanır. Kişi ne kadar açıkgöz olursa olsun kazaya karşı kördür.
İskender Pala'nın bir makalesinden...
"Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul ben zerre bir yer tutayım"

Cahit Zarifoğlu
Kullanıcı avatarı
nihal
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 3385

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen sessizgemi » Pzr, 29 Kas 2009 - 00:42:13

İskender Pala...
Onun kitapları bende her zaman çok farklı bir tad bırakıyor.
"Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk" kitabını elime aldığım zaman başlarında ilerleyemeyip az daha bırakıyordum.
Ama şimdi diyorum ki iyi ki sonuna kadar okumuşum. Onun kitaplarıyla tanşmama vesile oldu bu kitap.
Bir kitap okursunuz ve unutur gidersiniz, ama bu üstadın kitapları yıllar sonra bile hatırlandığında aynı hissi tattırıyor.
Şu anda üstadın "Aşkname" eserini okuyorum, son hikayedeyim: Yollarda.
Hikaye kitabı diye başta pek okumak istememiştim aslında, ne cahilmişim. Hikaye dediğin ancak ve ancak bu kadar mükemmel sevdirilir; üstad.
Paylaşımları yollayan arkadaşların ellerine sağlık, üstadın da kalemine...
Kullanıcı avatarı
sessizgemi
Sipahi
Sipahi
 
Mesajlar: 173

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen berensu » Pzr, 29 Kas 2009 - 01:08:26

evet ya bende gerçekten çok beğeniyorum hemen hemen tüm kitaplarını okudum gerçekten de üstad denebilecek bir insan.özellikle katrei matem babilde ölüm istanbulda aşk,kave molası nı kaç kez okudum bilmiyorum başlığı görür görmez çok beğendim allah razı olsun hepinizden...
bizler misafiriz,ve dünya misafir terlikleri...
berensu
Sipahi
Sipahi
 
Mesajlar: 164

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen uzaktaki » Prş, 03 Ara 2009 - 00:42:14

İlim ilim ilmektir

-Gurbetteki öğretmenlerimize-

Hayatları birer roman olur elbette; hazin ve asil romanlar... Yahut hepsi birer hikaye ile yaşar hatıralarda, destansı ve bilgece hikayelerde... Belki de yanlış söyledim; olsa olsa birer mısra olurlar onlar; lirik ve epik bir şiirin hayal ötesi mısraları...

Dünyanın neresine gitsem güler yüzleriyle gördüm onları, hangi uzak yurtta bir Türk bayrağı dalgalansa, gönderin altında en az birine rastladım mutlaka. Doğuda ve batıda gördüklerim de, güneyde ve kuzeyde gördüklerim de onlardı... Asya'da ve Avrupa'da, en son da Afrika'da... Tuza banıp yedikleri ekmeğe sevgilerini katık ederek; maddeden yana kazandıklarını mânâya harcayarak...

Onların heves ve ideallerinin rüzgarına kapılmamak yalnızca bir rüzgar; rüyalarının büyüsünde kaybolmamak ancak bir rüyadır. Göğün de haberleri vardır onlardan, yerin de; bütün yönlerin de içindedirler, hem iklimlerin de... Gönül kadar geniş coğrafyalara serpilmişler de, iman iman gurbet yurtlara savrulmuşlar... Nerede fedakârlık adında bir ırmak akıyorsa onlardan birinin gölgesi düşer üstüne de; hangi bir yerde zamanı bir gölge örterse onlar doğar üstüne salkım saçak... Âlemin içindedirler de; içlerinde başka âlemler vardır onların. İlkbaharın gönderdiği yağmur gibiler; her biri yürük değirmenleri döndürmekte; seherlerin getirdiği huzur gibiler; her biri dostluk ışıklarını yandırmakta...

Onlar!.. Bütün sebeplerin üstüne tabakalarca toz konduğu bir zamanda, bütün düşüncelerin yapraklar gibi döküldüğü bir mevsimde geldiler; geldiler ve ülke ülke tecrübe getirip yurt yurt sevinç götürdüler. Şaşan akıllar, şaşırmış dimağlar çekildiler sonra bir köşeye, plan kurdular, planlar kurdular; düştüler sonra binlerce kez peşlerine, binlerce kuyuya düşürmeye ikişer birer, yüzlerce zindana atmaya birer ikişer. Oysa öyle bir ışığa yönelmişti ki Yusuf, orada güneş ancak kapının dışında bulunur; ya ki kapıcılık ederdi. Leylî akşamlarda mehtab olana ne gam!..

Onlar!.. Gözlerin hırs ile göz çukurlarında cıva gibi oynadığı bir zamanda, ve güzel düşüncelerin yapraklar gibi döküldüğü bir anda geldiler; geldiler ve mekandan mekana iyilik eriştirdiler, zaman zamana mutluluk yetiştirdiler. Sapkın akıllar hayal bile edemediler böyle civanları, uykudaki gözler rüyada bile göremediler böyle güzelleri... Sermayesi ve kazancı giderse gitsin insanın; yeter ki kalsın onlar; her kazancın sermayesidir madem ki sevgili, varsın feda düşsün uğruna canlar. Ayrılarak anadan ve yardan, hem koparak vatandan ve mekandan, üstelik de vazgeçerek gönülden ve candan, koşarlar madem iklim iklim doludizgin küheylanlar; varsın ayaklarının altında dürülsün mekanlar ve zamanlar; varsın koşa dursun her daim aslanlar ve ceylanlar; büyüsün çınarlar ve fidanlar...

Onlar!.. Mızrabın kırılıp tellerin koparıldığı bir zamanda; ve sonbahar yellerinin gülistanları yağmaya verdiği bir mekanda geldiler; geldiler ve geceyi deli divaneye, gündüzü köhne viraneye çevirenlere bir "selam" ruhuyla selam verdiler. Bir gecenin katarı içinde sonsuzluğa doğru akıp giderken her biri ayrık hayatlarını özge bir hayata adadılar; aydınlık ruhlarını bir özge ışığa bağışladılar... Bazı gözler göremedi güzelliklerinin gerçekliğini... Göremeyecekti elbette gölge varlıklar hakikatin aydınlığını.

Onlar!.. Dünya malından az, insanlığa hizmette çok... Onlar!... Kendilerinden vazgeçip başkalarıyla var... Onlar!.. Taa ki düşmanlarına bile yâr!.. Allah rızası da böyle kazanılmaz mı zaten!?..

Sahi, gönlümde bir yer isteyen mi var!?..

iskender pala-kırkıncı kapı
      *** Hizmet varsa yaşamaya değer ***
Kullanıcı avatarı
uzaktaki
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 4185

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen nihal » Cmt, 26 Ara 2009 - 00:15:38

Aşk bir istidattır.Herkeste bu istidat
vardır.Fakat derecesi farklıdır. Günümüz aşkları sufli, materyalist ve
algısı düşüktür. Eğer bir yerde bir şey olmak istiyorsanız o kapıda
sabit kadem olun!.. Sevgilinin güzelliği ruhundaki ışıktır ki,Âşık’ın sevgili için fedakarlığını arttırır!..

(İskenderPala..)
"Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul ben zerre bir yer tutayım"

Cahit Zarifoğlu
Kullanıcı avatarı
nihal
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 3385

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen nihal » Pzr, 14 Şub 2010 - 20:16:29

Hatırımıza düştün, hatırına düşür bizi.


Sevdik seni, sevindir bizi.



Uzaktayız, yakınına vardır bizi;



yandık pınarına, kandır bizi.



Sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandır bizi serin kuyulardan;



koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır bizi derin uykulardan.



Gözyaşı değil nice demdir gözümüzden akan;



belki eriyip biten ruhumuzdur damlayan!..



Gül sözleri edelim çok çok ve gonca sükutu az az.



Gül düşleri görelim gül gecelerinde,



Gül'ün aşkını derelim gül hecelerinde.



Gözü sürmeli ile ağlayanın arasına gül serpelim, güle yeminler edip.



Gönülleri yıkayalım gül suyuyla.



Gönüldendir şikayet, kimseden feryâdımız yoktur.



İskender Pala
"Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul ben zerre bir yer tutayım"

Cahit Zarifoğlu
Kullanıcı avatarı
nihal
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 3385

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen nihal » Cmt, 20 Şub 2010 - 00:52:52

Âşıkların ateşini söndüren bir sabâ esintisi..

"Şiirin hikmetli olanları da mevcuttur."

Muvatta II, 986; Müsned (Ahmed b. Hanbel) I, 303; Sahih-i Buhari VII, 30; Sahih-i Müslim I, 594; Mesnevi III. b.4079

Bir meyve, bir çekirdek...

Göz, gez ve arpacık... ‘'Kaf ile Nûn"... O "Ol!" deyince olur.

Mısra kapı kanadı demek, servi dalı ve merdiven... Beyit ki evdir; kapıdan girilmelidir. Bir evi ziyaret etmenin maksadı ne ola ki içindeki kişiyle görüşmekten öte? O kişi mânâdır. Vezin ki aruzdur, evin orta direği; kafiye ki tamdır, yarımdır; tenezzüh gereği. Evin dıştan ve içten güzelliği mimarın üslubuna göre ya muhteşemdir ya daha muhteşem. Bazan da kötü, çok daha kötü... Nazım ki "ipliğe inciler dizme"dir, dizidir ya dizedir; manzume bir gerdanlıktır, billur bedende firuzedir.

Fakirlikte sultan tavırlı muhteşem kullar kârıdır, adı şiir... Ve şair, derya gibi duruldukta coşkun akan ırmak... Ayin ve efsun okuyan sihirbazdır ki o; berrak sözleri kulağına hep cennet hurileri fısıldar.

Mânâ ki derin bir denizdir, şiir ki derinlerde, en derinlerde esrarlı bir inci. Şair ki vurguna alışkın dalgıç, daha derinde, daha derinden. Satır satır, salkım salkım, her dize bir dürr-i Aden, her beyit bir misk-i Huten. Tam ayar saraylarda nakışlı eşik, ve mânâ uyutan sözlere murassa beşik.

Mevsimi bahardır şiirin, bahçesi gülistan... Âşıkların ateşini söndüren bir sabâ esintisi... Gül goncası yürekleri açacak bir esinti. Papağanları besleyen şeker gibi tatlıdır da bal gibi hararet verir. Ruh için gıda, seven için hayat, İsa'da nefestir. Kılıç gibi keskin, hançer gibi güzel...

Şiir ki yazılmadan okunursa güzeldir. En güzel şiirini kendisi için yazar bu yüzden her şair. Fecrin tuvalinden yıldızları avuçlayıp gönlümüze serperken de, gecenin beşiğinde ayı ikiye bölüp tazarrular bestelerken de, şair bir sesin ve bir ahengin avcısıdır. Kalabalıkların orta yerinde, yalnızlığının en ucunda, söz değmemiş tenha kıyılara kelamın direklerini dike dike, bir çağdan çıkıp bir çağa daha, bir çağa daha koşmaktır işi. Ta ki çağlar ve çağlar sonra kendine bir dost bulsun, kaderini paylaşacak bir arkadaş, bir yoldaş edinsin ve beyaz martılara kardeş olsun... Aynı dilden söylenen ve aynı sesleri verdiği zannolunan o gamlı besteyi gökkubbenin sarrafına ya halis altın, ya delinmemiş inci kıratında sunsun. Ezbere söylenen mavilerin yapayalnız alfabesinde boşluğa uzayıp giden masallar anlatsın bize tarihten ve evvel zaman içinde aşkları dillendirsin esrik ve ritmik sesiyle. Eski bir flintanın kör kurşunu girdiği vakit yüreklere, eski bir süvarinin yund atına mahmuz vurup yağmalanmış ülkelere koştuğunu anlatsın. Dostunun ölüm haberini alımlı alevlerde yağmalanmış kalpleri yaksın sonra ve ağlasın şair. Sınırları karıştırmadan ve mevsimleri şaşırmadan, karlar altında nevbahar gibi, ya sevgiden yorgun; ya sevgiye vurgun...

Şair, bakire bir mânâyı en ahenkli tezgâhta dokur gibidir, yani ki Leyla'nın mezarı başında bir Mecnun mersiye okur gibidir. Ta ki mânâdan sarhoş, ve âhenkten bîhoş olup acısını unutsun, farkında olmadan dünyasını değiştirsin ve sevgiliyi tam yüreğinden tutsun.

Şiir bir lisan-ı gaybdır ki her dizesinde bir başka kapı, her beytinde bir köhne yapı açılır. Kalbî bir zikir, belki yüksek bir fikirdir. Yağmurdan önce sarsar ve âfet, yağmurdan sonra eleğimsağma ve ülfet. Aşka kasem edercesine hasret, maverada şeker ezercesine davettir. Söz basamakları sayılsa âyet; sonra hadis, kelam-ı kibar ve şiiredir davet... Sonrası ya laftır, ya küfürdür nihayet. Ve herkes ne söylediğine bakmalı elbet...

Akıl git başımdan; gözyaşına da şiir diyemem ki!..

İskender Pala
"Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul ben zerre bir yer tutayım"

Cahit Zarifoğlu
Kullanıcı avatarı
nihal
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 3385

Re: Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen bamteli » Pzt, 22 Şub 2010 - 17:08:03

Züleyha’nın gülümsemesi

“Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dallan işlenmiş tahtırevanımla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyha’ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha’nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha’nın yüzüne bakmaya başladı meczub, Züleyha..” dedi, “sevindir beni!” Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczub oralı bile olmadı.

“Züleyha…” dedi, “Sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem.”

Züleyha bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi. (…)

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısır’ın lisanına “sadaka vermek” anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha’nın gülümsemesi.”

Nazan Bekiroğlu’nıun çağdaş mesnevisi Yusuf ile Zülevha’dan alındı bu satırlar, vani ki “kalbin üzerinde titreyen hüzün”den. Bir menkıbe bu. Daha önce olmayan, yazarının ibda dimağından ışık seline dönüşerek dünyamıza yayılıveren çağdaş bir menkıbe. Ramazan dolayısıyla ikinci defa okuduğum kadim zaman sevdasının bu yeni yorumuyla zihnim bir kez daha sarhoş oldu. Başını öne eğip sessiz ve sakin çekiliveren meczubun o andaki mutluluğunu düşündüm bir an. Bir iftar sevincine denk bir coşkuydu belki o. Belki hasrete mahkum oruçların sonunda gelen bir bayram. Züleyha’nın kaşı bayram hilali, yüzü dolunay ve bir gülümsemesi, bermurad ediyor üftadesini. Bir dilencinin sultanından isteyebileceği, gedanın şahtan talebi… Bir güzel bakıştan bir tebessümden öte ne olabilir başka?!..

Tebessüm… Şimdilerde en ziyade ihtiyacımız olan şey. Züleyhala’nın tebessümleridir yaralarımıza merhem, sıkıntılarımıza ferahlık, kasvetlerimize aydınlık… Kim kendisini Züleyha makamında görüyorsa eğer… Bir iftar zamanının susuzluğundan öte bir gönül açlığıdır; çünki bize çile. Sevgilere muhtaç gönüllerimiz, hercaî âşıklar gibi çaresiz ve derbeder. Öte yandan, çevremizde bizden tebessüm bekleyen gedâları var; çocuklar, eşler, akrabalar, komşular, dostlar…

Sevgiler yağdır üzerimize Tanrı’m. Yusuf’lara rastlayıp kırılmadan Züleyhaların umutları, çelik mermere çarpmadan, sevgiyle yoğrulsun kalpler. Yoksa gün gelecek Züleyhalar da bir gülümseyişe muhtaç düşecekler. Tebessümü sadaka olanın, bir tebessümle teselli aradığı vakitleri gösterme bize ve dilencilerin gülümsemesine muhtaç eyleme Züleyha yaratılışları…

Ve Züleyha isek tebessümden sorulacağız bir gün. Dilenci, Züleyha’ya gülümseyecek duruma gelmeden…
"insanlar arasında insanlardan bir insan ol"

Teenni,temenninin en ideal yoludur.

Allah'ım, ne azabına dayanacak halim, ne de rahmetinden mahrum kalmaya mecalim var...


-> bamtelisf@gmail.com
Kullanıcı avatarı
bamteli
Kösem Valide Sultan
Kösem Valide Sultan
 
Mesajlar: 1428

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen nihal » Çrş, 24 Şub 2010 - 15:36:06

Sevgide cömert, sevgilide cimri

Kutlum!
Ölü kelebekler çağındayız farkında mısın; çiçeğe ulaşamayan kovanlar dolusu uğultularda yakmadayız kanatlarımızı?!.. Yüreğimizi dinamitleyen iştahlarımızdan kurtulmaya mecalimiz kalmadı benlik düşüncelerimizin agoralarında. Kişnemesinden güneşin doğduğu atlarımızı yoksulluğun kırlarına yaylımlara saldık; bigâne bulutlar sarıldı yaralarımıza. Kimsesiz tören alanlarındaki heykeller kadar yalnızlaştık ve vitrinlerin ışıklı odalarında unutulmuş ölülere döndük, donduk kaldık.

Kutlum!
Ev ev, ülke ülke götürdüğümüz yükler yordu ayaklarımızı da umutlarımızın trenine yetişemeden çaresizlikten demir sürgüleri indi avare hayatlar sürdüğümüz hücrelerimize. Sağlam görünen çürük ayakkabılar gibi giyindiğimiz sahte kimliklerimizi sahte kavaflara sattık ve yalnız yaşamaya mahkum ettik patiklerini bebeklerimizin. Ezilmişliğe adanan karıncalar üşüştü varlığımıza ve biz karınca dualarını unuttuk.
Kutlum!

Kefenin cebi yok denir, meseldir, gel, beynimize batmış kıymıklar, ya ki etimize sokulmuş bileyli hançerlerden kurtulup toplumu ve paylaşmayı özümleyen fidanlar dikelim canlarımıza!.. Gel nalıncı keserine enerji sağlayan çarkın baş döndürücü hızından başımızı alıp çıkalım yücesine değirmenlerin ve gölge oyunlarıyla şelaleri damıtan sulardan atlayalım enginlere, bir çaresizin çaresizliğine karışalım çarecûlar gibi. Çelik kırbaçların boğucu yaltırıklarında diğergâm ömürler sürelim gel!..
Kutlum!..

Seyretmekten yorulmadık mı tenha avuçlarla önde gidenlerimizi, usancımız değil mi toprağın doyurduğu aç gözlülüklerimiz? Civanmertlik öldü mü denilsin yoksa kutlum, dünya cimriler dünyası mı denilsin? Buruşmuş derilerimizin üstünde cimrilik deseniyle mi çıkalım bitimsiz yola; verdiğimiz şeyin kaybolduğundan korkarak unutalım mı Hak müjdesini? Hiçliğimizin, hıncımızın, doymak bilmez nefsimizin entipüften Babil kulelerine mi sığınalım daha; daha fakr u zaruret varken giderilecek ve daha yollar varken gidilecek?!..
Kutlum!

Irmak başında oturup da suyu esirgeyen, ırmağı göremeyen körden başka değil de nedir? Cimrilik, karşılığı olmayan bir oyuna girmek değil de nedir? Bilirsin ki biriken elbet kokuşur; duran, ışığını yitirir. Mumyalar kadar sarıp sarmalansa da saklanan çürür bir gün ve gömülen helak olur. Doğan yaşlanır, yaşayan ölür. Gecelerin zifiri künklerinde karabasan dehşetlere varır bir cimri hayat; iyiliği can evinden vurarak kaybedilir ancak savaşlar. Bizden öncekileri helak eden tecellidir o ki, paylaşılacak tenha gizemleri kentlerin yalnızlığına katarak saklamayı yeğlediler; ve ayrı yaylalarda biten otlar gibi birbirlerinin el uzatmasını bekleye bekleye çürüdüler.
Kutlum!

Bir verene ondur cömertlik, onlarca çoğalmanın lezzetiyle. Cennet selvilerinin dalı onunla yeşil kalır; bir can bağışlayana yüz bin can ile koşmakla bahara erer canlar. Öksüz şamdanlara bayramlık giysiler dokuyan mumdur cömertlik; toprakta, güneşte ve denizde yanar durmadan, duraksamadan.
Kutlum!..

Cömertlik sahilde her çakıl taşında; cimrilik yürekte bir çıban başında...
Elde gerek cömertlik, yürekte gerek; cimrilik dilde gerek, şehvette gerek...
Cömertlik gözden gelir, cimrilik özden; iş görendir bir sahî söz de kıskanan olur elbet sonunda bir köz.
Cömert cemali göre dursun; cimri ötelerde de köre dursun.
Kutlum!..

İnciyi görmek dalgıcı sevindirir; ancak sevgide ve yakarışta cimri olmayalım bari gel!..

İSKENDER PALA
"Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul ben zerre bir yer tutayım"

Cahit Zarifoğlu
Kullanıcı avatarı
nihal
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 3385

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen nihal » Cum, 26 Şub 2010 - 14:05:17

Alem Bir Aşk İçin Yaratılmış

''Yalnızca bir türlü aşk vardır ama görüntüleri binlerce türlüdür,'' der bir bilge. Üç çeşidini söyleyelim biz:

Aşk beşerîdir; şakayla başlar, sorumluluk getirir. Gözden gider, gönülde yaşar. Surete meyledenler ziyandadır.

Aşk platoniktir; sohbetle başlar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Sîretini süslemeyenler yol şaşırır.

Aşk ilahîdir; imanla başlar vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yaşar. Sırrı saklamayanlar, başını verir.

Gönül ki, Allah'ın evidir, aşkın her çeşidine itibar eder. Bütün milimetrekarelerinde aynı sevgili olmayan bir gönül aşkı bilir mi acep?! Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi aşk sanarak yaşanılan ömür adına vaveylâ ve va esefâ!... Bir Cemal'e kul, bir Ahmet'e köle, bir Leyla'ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mı vardır, ya aklı mı vardır ki!...

Âlem bir aşk için yaratılmış ve ''Aşk imiş her ne var âlemde!...''

Ayine / İskender Pala
"Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz
Sen dağ gibi kurul ben zerre bir yer tutayım"

Cahit Zarifoğlu
Kullanıcı avatarı
nihal
Beylerbeyi
Beylerbeyi
 
Mesajlar: 3385

Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen Eylul » Cum, 05 Mar 2010 - 09:57:59

Aşkın üç hali

“Yalnızca bir türlü aşk vardır;
ama görüntüleri binlerce türlüdür” der bir bilge.

Üç çeşidini söyleyelim:

Aşk beşeridir; şakayla başlar, sorumluluk getirir.
Gözden girer, gönülde yaşar. Surete meyledenler ziyandadır.

Aşk platoniktir;
sohbetle başlar, zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Siretini
süslemeyenler yol şaşırır.

Aşk İlahidir; imanla başlar, vahdete götürür.
Gönülde doğar, gönülde yasar. Sırrı saklamayanlar, başını verir."


İskender Pala
Kullanıcı avatarı
Eylul
Hafsa Sultan
Hafsa Sultan
 
Mesajlar: 1174

Re: Re: İskender Pala Üstâdım...

Mesajgönderen bamteli » Cum, 05 Mar 2010 - 19:31:35

Bir gün ayrılığın derdi; diğer gün hasretin çaresizliği...

Dünya hemen bütün din ve inanç sistemlerinde "kötülüklerle dolu geçici sınav yeri" olarak anlatılır. İnsanlar bu sınavı başarıyla verirlerse öbür dünyada mutluluğa ulaşacaklardır.

İslamiyet'in insan adına 'esfel-i sâfilîn (aşağılardan da aşağı)' olarak tanımladığı bu yurda Hıristiyanî gelenekte Adem, günah ile aşağılanmış olarak inip acı çekmeye mahkûm edilir. Gerek Batı mistisizmi, gerekse tasavvuf, ebedî hayatta mutlu olabilmek (cennet) için dünyadan el etek çekmeyi önerir. Budizm'in insanların kurtuluşu için ortaya koyduğu Nirvana öğretisi de bundan farklı sayılmaz. Bütün bu inanışların temel düşüncesi 'ebedî mutluluğu elde etmek için dünyada çaba sarf etmek gerektiği'dir. Dünyanın bir bela yurdu olması ve kötülüklerle dolu bulunması, inanan ile inanmayanın, çaba gösteren ile tembel olanın, iyiliğin peşinde olanla kötülüğü isteyenin farkını ortaya çıkarmak adına anlamlıdır. Nitekim baştan uca iyiliklerle dolu bir dünya, imtihan için elverişli değildir.

Atalarımız dünyanın fena (kötülük) yurdu olduğuna ve erinde gecinde fena (yokluk) bulacağına dair inanışlarını her fırsatta tekrar eder, bunu sanat eserlerine de yansıtırlarmış. Fanilik hissi elbette insanın dünyaya bakış açısını değiştirecek ve dünya ile ahiret dengesini yerine oturtacaktır. Türk şiirinin klasik zamanlarına ait hemen bütün metinlerde bu düşünceye önem atfedilmiş, mutasavvıf olsun veya olmasın, bir imanın adamı olan her şair değişik vesilelerle dünyanın geçiciliğinden, kötülüğünden bahsetmiş ve onunla başa çıkmanın yollarını aradığını ifadelendirmiştir. Maksadı ise felekten şikâyet babında veya rindane eda ile söylediği bu şiirlerin, ortak düşünce ve inanç havuzunda yer alan okuyucunun kalbinde makes bulması, dünyaya bakış açısını dengelemesiydi. Söz gelimi Ramî Mehmet Paşa'nın (ö. 1707) şu beytine bakalım:

Dil harâb-âbâd-ı âlemde aceb vîrânedir

Eksik olmaz derd ü gam güya ki mihmânhânedir


Zannederim şöyle çevirebiliriz: 'Gövlümün evi, alemin harabeye dönmüş yurdunda acayip bir viranedir. Öyle ki içinden dert ile gam hiç eksik olmuyor; sanki bir misafirhâne.'

Beyitte geçen kavramlar tek tek ele alındığında aslında Osmanlı insanının dünyaya ve dünya hayatına bakışının şifrelerini çözmek mümkün. İsterseniz bunu yapalım:

Dil, 'gönül' demek ve insan için dünya hayatının önemi gönle yansıyan güzellikler veya kötülükler derecesindedir. Gönül soyut bir kavramdır ve maddî âlemden ziyade manevî âleme aittir. Yani gönül, maddeden ibaret olan dünya veya dünyalık peşinde olmamalıdır. Ait olmadığı bir dünyada bulunuyor olmak ona ağır gelir ve içini gamla, özleyişle, hasretle doldurur. Vatanını özlemesi ve bu özlem ile harab olması, onun doğru yolda olduğunu gösterir. Aksi takdirde dünyaya alışır ise manevî hüviyetini kaybeder, tabiatı değişir ve maddileşir. Bu durumda tabiatından çıkar ve yoldan sapar. Onun kendisine yetebilmesi ve kendinden bekleneni verebilmesi ancak gurbet duygusuna yapışması ve asıl vatanın hasretiyle yaşaması sayesinde gerçekleşir. Bu da dünya nimetlerine dönüp bakmayarak, karşılaştığı kötülük ve belalardan dolayı harap olmakla mümkündür.

Harâb-âbâd-ı âlem: 'Âlemin harabiyeti, yani harabiyet ile mamur olan, yıkılarak yapılan varlık alemi' demek olan bu kavram dünyayı nitelemek ve ona sıfat gibi yapıştırılmak bakımından eskilerin dilinde pelesenk olmuştur. Dünyanın binlerce yıldır eskitiliyor oluşu, içinde var olan bütün mamurelerin sonunda harap oluşları, kimsenin burada mamur olacak kadar bekleyemediği, binlerce erden geri kalmış şu yaşlı dünyanın bir taze gelin kılığında insanları aldatıp durması, hakikatine bakıldığında hiç kimseye mülk olmadığı vb. hep bu iki kelimenin ifade çemberi içinde yer alır.

Virane, bilindiği gibi 'yıkıntı' demektir. Şair, bu kelimeyi gönül hakkında kullanmaktadır ki; dünyanın hakikatine bakıldığında gönüller hep yıkıktır. Buraya gelip de, gönlü ebediyen mamur olmuş kimse bulunmamaktadır. Bir gönlün viran oluşu hasret yüzünden, abad oluşu ise vuslat sayesindedir. Vatanından ve Sevgili'den ayrı kalan bir âşıkın harabiyeti elbette onlara kavuştuğu zaman mamuriyete dönecektir. Yani ebedî mamuriyet (bayındırlık) ancak vuslatla (cennette cemale ermekle) mümkündür. Bu da dünyadaki hayatın viranlık içinde yaşanması ile mümkündür.

Mihmanhâne, 'misafirhâne, imaret evi' gibi anlamlar taşır. Eskiden yolcu ve misafirlerin konaklamaları için tekkelerde hücreler ayrılır, külliye çatısı altında imarethaneler kurulur, kimsesiz ve yoksulların, gariplerin ve yolda kalmışların buralarda barınması sağlanırdı. Dünya tıpkı böyle bir mihmanhânedir ki içinde bugün sen, yarın bir başkası kalacaktır. Atalarımız dünyayı bir misafirhâne olarak görerek bütün hayatlarını bir misafir gibi yaşamış, bir misafirden beklenen nezaket, zarafet ve teslimiyetle ömür sürdürmüşlerdir. Misafirlik, başkasına ait bir evde oturma fikrini beraberinde taşır. Kim, misafir kaldığı evin sahibi olduğunu iddia edebilir ki? Üstelik dünya evinde misafir olma sorumluluğuna bir de imtihan tedirginliği eklenmiştir. Bu iki tavrı aklından çıkarmayan bir yolcu, elbette dünyaya bağlanmayacak, bilakis gönlünü Sevgili'nin özlem ve ayrılığıyla dolduracaktır. Özlem ve ayrılığın gönle yansıması ise gam ve dert suretinde olmaktadır.

Derd ü gam: Şair tıpkı dünya gibi gönlünü de bir misafirhâne eylediğini ve orada Sevgili'nin özlem (gam) ve ayrılık/gurbet (dert) düşüncesini sırayla misafir edindiğini söylemektedir. Bir gün ayrılığın derdi, diğer gün özleyişin çaresizliği onun gönül evini, harabeye dönmüş gönül evini ele geçirmişler, sırayla konaklamaktadırlar. Bu iki halin aşk yüzünden olduğunu söylemeye hacet yoktur sanırım.

Ne mutlu o kişiye ki viraneye dönerek mamur olmuş gönül evinde Sevgili'nin aşkını yaşatmaktadır.
"insanlar arasında insanlardan bir insan ol"

Teenni,temenninin en ideal yoludur.

Allah'ım, ne azabına dayanacak halim, ne de rahmetinden mahrum kalmaya mecalim var...


-> bamtelisf@gmail.com
Kullanıcı avatarı
bamteli
Kösem Valide Sultan
Kösem Valide Sultan
 
Mesajlar: 1428

ÖncekiSonraki

Dön Edebiyat



Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok

cron